gölgesizler
çok güzel..
Sunday, March 8, 2009
Saturday, March 7, 2009
Monday, January 12, 2009
...
Imagine there's no heaven
It's easy if you try
No hell below us
Above us only sky
Imagine all the people
Living for today
Imagine there's no countries
It isn't hard to do
Nothing to kill or die for
And no religion too
Imagine all the people
Living life in peace
You may say that I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will be as one
Imagine no possessions
I wonder if you can
No need for greed or hunger
A brotherhood of man
Imagine all the people
Sharing all the world
You may say that I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will live as one
Feza için..
It's easy if you try
No hell below us
Above us only sky
Imagine all the people
Living for today
Imagine there's no countries
It isn't hard to do
Nothing to kill or die for
And no religion too
Imagine all the people
Living life in peace
You may say that I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will be as one
Imagine no possessions
I wonder if you can
No need for greed or hunger
A brotherhood of man
Imagine all the people
Sharing all the world
You may say that I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will live as one
Feza için..
Sunday, December 21, 2008
yolculuk
Tatil zamanlarında ortalık, az zamanda çok yer görmek için oradan oraya koşuşturan insanlarla doludur. Eğer bu koşuşturmaya sırf gördüklerinden söz etmek için katlanıyorlarsa, bu mükemmeldir. Çünkü bir sürü yer adı saymak iyidir, vakit öldürür. Yok eğer, kendileri için, gerçekten bir şey görmek için yoruluyorlarsa buna aklım ermez. Gider ayak gördüğümüz şeyler hep birbirine benzer. Bir çağlayanın başka bir çağlayandan çok fazla bir farkı yoktur. Bu yüzden alelacele dünyayı turlayan adamın, geri döndüğü zamanki anıları, başlangıçtakilerden daha zengin olamaz. Görülen şeylerin asıl zenginliği ayrıntılarda gizlidir. Görmek, ayrıntıları fark etmek, herbirinin önünde bir süre durup hepsini bütünsellik içinde kavramaktır. Belki bu işi çarçabuk bitirip başka bir işe başlamayı becerenler vardır ama ben kendi adıma böyle bir meziyete sahip olmadığımı söyleyebilirim.
Bir müzeyi sadece bir defa dolaşmışsanız ya da bir memleketten turist olarak şöyle bir geçmişseniz, anıların birbirine karışmasının, zihninizdeki çizgilerin bulanık manzaralar çizmesinin önüne geçemezsiniz.
Bana göre yolculuk, iki adımda bir durup aynı şeyi farklı açılardan görmeye çalışmaktır. Çoğu zaman gidip oraya buraya oturmakla, yüzlerce kilometre seyahatte göreceğimden fazlasını görürüm.
(...)
fotoğraflar Paris'ten: Louvre Müzesi ve Louxembourg Bahçeleri.
ıssız adam
Haftalardır oynayan ve "erkelerin de ağlayabileceğini" gösteren yeni bir gözyaşlı Çağan Irmak filmine gitmeye hazır mıydım? Galiba karanlık bir cumartesi yapacak başka bir şey de bulamayınca hazır hissettim.
Filmde bir esas oğlan var: Alper. Tarsus'tan gelmiş, Tünel'de güzel bir restoran işletiyor, Kuledibi'nde -sanırım- şık bir evde oturuyor; zengin, müreffeh, sosyal çevresi ve aşk hayatı hareketli, ama yakın bir dostu yok; yalnız yaşamaktan mutlu, yakın dostluğu aradığı da söylenemez.
Bir de esas kız var: Ada. Sevimli, konuşkan, partiler için çocuk kıyafetleri diktiği bir dükkanı var, yalnız yaşıyor, ayakları üzerinde durmayı başarmış; anladığımız kadarıyla daha önceki ilişkilerinden canı yanmış, sağlam bir kız.
Esas oğlan ve kız ikinci el kitap/plak satan bir yerde karşılaşıyorlar. Thomas Hardy kitabı Çılgın Kalabalıktan Uzak'ı arıyor kız; Alper etkileniyor. Peşinden koşuyor. Epey bir kur yapıyor. Kız başta istemiyor ama sonunda aşık oluyorlar. Bütün bu kovalamaca sırasında, etkileyici olduğuna inanılarak yazılmış klişe diyaloglar ve "güncel, modern İstanbul hayatı" görüntülerine tanık oluyoruz. Film İstanbul'un güzel yerlerinde geçiyor. Ama her şey o kadar kör gözüm parmağına ki!
Sığ bir ilk yarıdan sonra ikinci yarıda bir de Alper'in annesi geliyor Tarsus'tan. Ada'yı pek seviyor, o da onu seviyor. Meğerse Alper çocukluğunda da böyleymiş, annesine hiç seni seviyorum dememiş.
Annesini yolcu ettikleri gün, Alper Ada'ya ayrılmak istediğini söylüyor. Kız da üzülüyor, ağlıyor, ama gidiyor.
Zaman hızla geçiyor sonra, bir gün tekrar karşılaşıyorlar. Kız İngiltere'de yaşıyormuş, evlenmiş çocuğu olmuş. Alper ise çok mutsuzmuş, Ada gittikten sonra çok pişman olmuş, ama onu bulamamış; çok "Issız" kalmış. Ama bunları söylemiyorlar birbirlerine, iç seslerden duyuyoruz. Medeni bir şekilde ayrılıyorlarken, birden dönüp sarılıyorlar, esas oğlan ağlıyor, ama ayrılıyor ve İstiklal Caddesi kalabalığına karışıyor. Ayla Dikmen'den "Anlamazdın" şarkısını dinlerken biz seyirciler bu acıklı ayrılığın acısıyla kalakalıyoruz. Sinema çıkışında içimizde Anlamazdın çalmaya devam ediyor.
Film neden bu kadar tuttu diye düşünüyorum: Eski Türkçe Pop şarkıları (Hümeyra'dan Semiramis Pekkan ve Nil Burak'a kadar), İstiklal Caddesi, Tünel, Cezayir Sokak, Kuledibi ve Galata Kulesi manzaraları, acıklı ve vurucu final, hepsi hepsi, bize bir zamanlar yaşadığımız şeyleri hatırlatıyor. Kendimizi düşünüp eskide kalanlara üzülüyoruz. Perihan Mağden'in bugünün Radikal'indeki yazısı gibi, hepimiz kafamızdaki tavan arası düşünceleriyle öyle doluyuz ve eski hikayelerimizle başa çıkmaktan öyle aciziz ki; başkalarının da aynı şeyleri yaşıyor olması ve iki güzel insanın mutsuz aşk hikayesi bizi çekiyor. Açıkçası başka bir şey de bulamıyorum.
Notlar:
1. Unutmak, eski sevgililer ve Perihan Mağden yazısı bana Oğuz Atay'ın Unutmak öyküsünü hatırlattı. Ne güzel öyküdür, bir daha okumalı.
2. Fotoğraf Paris'teki Orsay Müzesi'nden. Gördüğüm en güzel müzelerden biri. Degas'ın balerin eskizleri.
Monday, September 8, 2008
istanbul'da bir başka cumartesi
Monday, September 1, 2008
masumiyet müzesi
Subscribe to:
Posts (Atom)